Doğanın İçinde Olmak: Kazdağları


Göz alabildiğine orman, göz alabildiğine yeşil ve mavi… Hayatımız boyunca en az bir kez yaşamamız gereken bir deneyim doğayla buluşmak… Doğayla buluşmak derken, doğanın bağrında olmak, onunla dolmak, onunla yüzleşmek. Bu defa sizleri doğa kampına götürmek niyetindeyim. Bakalım sizlere ilham olabilecek miyim?

Doğayla iç içe olmak deyince, Türkiye’de aklıma gelen ilk seçeneklerden biri  Kazdağları. Eşsiz tabiat güzellikleriyle dolu Kazdağları, çadır kampına meraklı olanların sık uğradıkları bir yer. Ben de bu inanılmaz deneyimi yaşamak için benden bu konuda daha tecrübeli olan bir grup ile yola çıktım. Facebook üzerinden irtibata geçtiğim doğaseverlerle dolu bu grup, Kazdağları Geleneksel Buluşması adı altında düzenledikleri bir etkinlik ile yaklaşık 316 kişilik bir topluluğu doğa ile buluşturdu.

seyahat, balıkesir, kazdağları, gelin çamıBalıkesir’in Edremit İlçesine bağlı Kavurmacılar Köyünün Gelin Çamı mevkiinde buluştuk ve çadırlarımızı kurduk. Mevkii adından da anlaşılacağı üzere çadırlarımızı kurduğumuz alanın tam ortasında en az 150 yıllık kocaman bir çam ağacı bulunuyor. Edremit Körfezi’ni kuş bakışı gören bu dağ, zeytin ve çam ormanının kalbinde. Gelin Çamı mevkiinin bir özelliği de yörede gelenek haline gelmiş bir ritüeli canlandırması. Bu yörede düğünü olan gençleri bu çamın yanına getirip, gelini çamın etrafında döndürmek suretiyle kuracakları yuvanın bu çamın yaşı kadar uzun olacağına inanılıyormuş. Burası Türkiye, efsanelerin, mitlerin diyarı…

Edremit Körfezi’ne nazır çadırlarımızı kurduktan sonra, çevrede ufak bir keşif gezisine çıktık. Bulunduğumuz yer dağ yamacında olduğu için yürüyüşümüz atlamalı, zıplamalı, tırmanmalı zor bir etap oldu. Her yer sık orman ve neredeyse en yenisi 20-30 yaşında ağaç… Kuş cıvıltıları, cırcır böceği sesleri ve uzaktan gelen suyun yarattığı müzik bizi kendine aşık etmeye, aşırı oksijen de alışmadık bir bünyede baş dönmesi yaratmaya başladı. Şehir hayatının zehirlediği ciğerlerimiz temiz havada bayram etmeye başladı.seyahat, balıkesir, kazdağları, çadır kampı

Yakın çevreye ufaktan göz atıp, kamp yerine geri döndük; zira bu kadar heveslendikten sonra kaybolup, tatili zehir etmek niyetinde değildik 🙂 Akşam yaklaşırken herkesi akşam yemeği telaşı sardı. Malum doğadayız ve pikniksever bir millet de olduğumuz için akla ilk gelen mangal oluyor haliyle. Ufak bir hatırlatma yapmadan geçemeyeceğim. Biz çadır kampına giderken gerekenleri İzmir’den yüklenip gittik. Ama bu boşuna bir çabaymış; zira Kazdağlarına giderken içinden geçtiğimiz Akçay ilçe merkezinde marketler ve pazar yeri mevcut. Cuma ve Pazar günleri köylülerin kurduğu pazar var. Buradan sebze ve meyvenizi taze taze alabilir, büyük marketlerden de alışverişinizi tamamlayabilirsiniz. Bu hatırlatmayı da yaptıktan sonra kaldığımız yere geri dönelim. Yine hayatımda bir ilke imza atıp, mangalı önüme aldım, kömür, çıra, tutuşturucu ve gazete kağıdını nasıl bir araya getireceğimi; dahası o mangalı nasıl kor ateş haline getireceğimi düşünmeye başladım. Sağdan soldan aldığım tüyolarla, gazete kağıtlarını top haline getirip en alta koydum; çevresine çıraları dizdim; üzerine biraz çevreden bulduğum kuru çalı çırpıyı bıraktım; birazcık da mangal kömürü ekledim ve çıralardan birini yakıp gazetenin altına sürdüm. Gazeteler tutuştu önce, sonra yavaş yavaş çıralar ve çalı çırpılar yanmaya başladı; ama hala kömürlerde hareket yoktu. Panik olmadım desem yalan olur ama tutuşturucuları aralara atıp ateşi canlı tutunca kömürler de tutuşmaya başladı, sonra azar azar üzerine kömür ekledim ve kor haline gelmesini bekledim -tabi bu arada ateşi biraz yellemeniz gerekiyor, bu ateşin canlı kalmasını sağlıyor- Şaşırtıcı ama gerçek: ilk denemem olmasına rağmen şansım yaver gitti ve mangalım nar gibi kızardı 🙂 Tahmin edeceğiniz gibi kamptaki ilk gecem enfes bir mangal keyfine dönüştü.

seyahat, balıkesir, kazdağaları, çadır, geceYavaş yavaş etrafımdaki çadır ve insan sayısı artarken, karanlık çökmeye, ormanda duymaya alışık olmadığım sesleri duymaya, berrak gökyüzünde daha önce fark etmediğim çoklukta yıldızları görmeye başladım. Büyüleyici bir ambiansı yaşadım ve  “işte doğanın içinde olmak bu” dedim. Çadırımın önünde oturmuş yıldızlara bakıp kendimden geçmeye başlamıştım ki; yukarıda Gelin Çamının olduğu yerde büyük bir kamp ateşi yakıldı. Herkes kendi aleminde yemeğini yeyip keyfine baktıktan sonra gecenin ilerleyen saatlerinde yavaş yavaş kamp ateşi etrafında toplanmalar başladı. İçecek bir şeyler alıp, biz de ateşin etrafındaki yerimizi aldık. Etkinlik organizatörleri günün anlam ve önemini özetledikten sonra kamp alanına gelerek bizleri ziyaret eden Edremit Belediye Başkanı ve Güre Köyü Muhtarı söz alarak yörelerini tanıtan kısa konuşmalar yaptılar. Bu misafirperver tutum tüm katılımcıları mutlu etti. Sonrasında sabahın ilk ışıklarına kadar şarkılar, türküler  söylendi; halaylar çekildi ve eğlence doruktaydı.

Saat kaçta uyumaya gittim bilmiyorum; ama sabah saat 7:30 da gözlerimi açtığımda uykumu almış ve dinç bir şekilde uyanmıştım. Doğrusu benim için hayli erken bir saat ama insanın açık havada bu kadar kaliteli uyku uyuyabildiği bilimsel olarak da kanıtlanmış bir gerçek. Yakın bir köyden gelen horoz sesi alışık olmadığım bir huzuru aklıma getirdi. Şehirdeki araba gürültüsü yerini kuş cıvıltısına, börtü böcek sesine bırakmıştı burada. Bu seslerle uyanmak gerçekten çok güzel…Enerji dolu bir sabaha uyanmışken, demli bir çayın hayali beni tekrar mangalın başına götürdü; ama dünkü kadar başarılı olmadım. Allah’tan çevremde kampçılık konusunda deneyimli pek çok insan vardı ve onların yaktıkları ateşten faydalanıp, çayımı demledim. İnsanlar dağın başında modern dünyadan uzaklaşmışken daha yardımsever ve sıcakkanlı oluyor. Ufak bir kahvaltı atıştırmasından sonra etkinlik organizatörümüzün çizdiği rota ile doğa yürüyüşü başladı. Hedef: Ağlayan Şelale.

seyahat, balıkesir, kazdağları, ağlayan şelaleAğlayan Şelale, Güre köyünden Pınarbaşı istikametine giden yol üzerinde. Güre merkezden yaklaşık 3 km yukarıda olan şelaleye yürürken biraz yorulduk ve şelalenin kıyısında bulunduğu  dinlenme yerinde mola verdik. Şelalenin kenarına kurulu, oldukça serin, orman içinde tam dinlenmek için oluşturulmuş bir tesis. Ayrıca burada yemek yeyip, çay, kahve hatta alkollü içecekler dahi içebilirsiniz. Pek profesyonelce işletilmemesi hizmette aksamalara neden olsa da güzel bir mekan. Şelale ise Kazdağlarındaki sayısız şelaleden biri. Oldukça cılız akan; ama suyu dağlardan geldiğini belli edercesine çivi gibi tabir edilen türden. Yöredekiler buraya Patlak Çınar da derlermiş.

Ağlayan Şelalede dinlenirken, organizatörümüz bize İda Dağı’nın hikayesini anlattı. Burada yaşayan Sarıkız adında dillere destan güzellikte bir kız varmış. Babası ile birlikte kaz güderlermiş. Bir gün Sarıkızın babası hacca gitmiş. Babasının yokluğunda Sarıkıza musallat olan köy gençleri, Sarıkızdan yüz bulamayınca hakkında dedikodular çıkarmaya başlamışlar. Baba, hacdan dönünce kızının kötü yola düştüğünü duymuş ve maalesef inanmış. Kızını İda Dağı’na kaz gütmeye yollamış. Amacı kızının orada kaybolup ölmesiymiş. Uzun zaman sonra baba, İda Dağı’na gitmiş ve Sarıkızın hala yaşadığını görünce çok şaşırmış, nasıl hayatta kaldığını anlayamamış. Kızından kendisine bir tas su getirmesini istemiş. Sarıkız o anda dağın öteki ucundan babasına su getirmiş. Bu mucizevi olayı gören baba, kızının masum olduğunu, hatta Allah tarafından erdiğini anlamış. Bu yüzden İda Dağına o günden sonra Kazdağları denmiş. İda Dağı aynı zamanda Yunan mitolojisinde tanrı Zeus’un doğduğu yer olarak da kabul edilir.İşte Kazdağları bu yüzdendir ki; inanılmaz güzelliklere ev sahipliği yapar.

Şelaleden ayrıldıktan sonra yine yürüyüş yaparak kamp yerimize döndük. Dönüş yolu gidiş yolu kadar kolay olmadı malum. Çünkü giderken dağın tepesinden yokuş aşağı inmiştik. Dönüşte o dik rampaları çıkmak bizi hayli yordu. Ama bu yürüyüş de doğayı idrak etmenin bir parçasıydı şüphesiz.

Son günümüz olan pazar sabahı uyandığımızda, bugünün programında kamp yerinden ayrılış ve Hasan Boğuldu Şelalesi ‘ne gezi olduğunu öğrendik. Defalarca duymama rağmen görmemin nasip olmadığı Hasan Boğuldu Şelalesi’ne yoğun bir merak ve hevesle gittim. Görenlerin öve öve bitiremediği doğa harikasını ziyaret etmenin vakti gelmişti. Arabalarla Edremit’e, oradan Zeytinli Beldesi’ne geçtik. Zeytinli hepimizin bildiği gibi her yıl rock festivali düzenlenen bir yer. Festivalin nimetlerinden yararlandığı belli olan belde çok güzel, yemyeşil ve tertemiz. Zeytinli’nin içinden geçerek, dağa tırmanmaya başladık. Keskin virajlarla dolu daracık bir yoldan içimiz titreyerek vardık şelalenin de içinde bulunduğu mesire yerine.

seyahat, balıkesir, kazdağları, hasan boğulduPiknik alanı olarak da kullanılan, içinde kafe ve restoranları da barındıran düzenli ve temiz bir yer burası. Hasan Boğuldu’nun da içinde bulunduğu çay, içme suyu olarak da kullanılan tamamen doğal ve temiz bir dağ kaynağı. Arabalarımızı piknik alanı girişine park ettikten sonra yürüyerek, bir zaman sonra taştan taşa sekerek ve tırmanarak ulaşabildik, şelaleye. Tahmin ederim, çoğunuzun duyduğu bir hazin hikayeye ev sahipliği yapan bu şelale, gerçekten muazzam güzel. Ormanlar içine saklanmış, yemyeşil bir cennet gibi.

Hikayesine gelince; Emine Kazdağları’nda bulunan obada yaşayan kız, Hasan ise Zeytinli’de yaşayan ovalı delikanlıdır. Emine, köy pazarına oba mallarını getirip satarken Hasan onu görür ve aşık olur. Bir gün onu takip eder ve Emine obaya giderken yolunu keser. Tanışırlar ve birbirlerini severler. Zamanla birbirine bağlanan gençler evlenmeye karar verirler; ancak Emine obanın ileri gelenlerini bu izdivaca ikna edemez. Emine’nin kararlı olduğunu gören oba liderleri, Hasan’ın başaramayacağını bildikleri bir şart koşarlar. Emine Hasan’a bu şartı söyler, Hasan da düşünmeden kabul eder. Sabah erkenden Emine ve Hasan Zeytinli’den aldıkları 60 kilo tuzu çuvalla Hasan’ın sırtına yüklerler. Hasan bu çuvalı gün batmadan obaya ulaştırmak zorundadır. Emine ve Hasan dağı tırmanmaya başlarlar. Ancak Hasan alışık olmadığı bu zor yolda sırtı kan revan içinde kalana kadar tuzu taşır. Tam şelalenin olduğu yerde Hasan artık dayanamaz ve yere çöker. O anda şartın başarılamadığını gören Emine Hasan’ın tüm yalvarışlarına karşın, hiç bir şey söylemeden tuz çuvalını alır ve obaya gider. Emine’nin gittiğini gören ve şartı yapamamanın acısıyla gururu kırılan Hasan kendini şelaleye atar ve boğulur. Emine obaya döndükten sonra Hasan’ı bıraktığına pişman olur ve şelaleye geri döner; ama Hasan’ı bulamaz. Köye gidip sorar; ama gören yoktur. Şelaleye geri döndüğünde Hasan’a verdiği yazmayı suyun kenarında bulur ve Hasan’ın intihar ettiğini anlar. Şelalenin yanı başında duran çınar ağacına bu yazmayla kendini asar ve intihar eder. İşte bu can yakan, gözleri yaşlarla dolduran trajik öyküyü dinledikten sonra, yolun da yorgunluğuyla ayaklarımızı biraz suya sokup, dinlendirmek istedik; ama ne mümkün. Su, adeta buz. Ayaklarımızı suya değdirip geri çekmemiz bir oldu. Hasan’ın bu suda boğulduğunu değil, donduğunu düşünüyorum.

Mesire yerine geri dönünce Şelale Büfe adında bir yer bulduk. Karnımız da acıktığı için, neler var bir baktık ve ne görelim: otlu, baharatlı peynirle yapılan gözleme. İçinde hangi otların kullanıldığını çok ısrar etmeme rağmen yapan usta söylemedi, meslek sırrı dedi. Ben de saygı duydum ve kendim ayırt edebilirim diye düşündüm; ama nafile hangi otların kullanıldığını çıkaramadım. Enfes gözlemelerimizi ve demli çaylarımızı keyifle tükettikten ve dinlendikten sonra, piknik alanı içindeki küçük pazarı ziyaret ettik. Köylüler akla hayale sığmayan çeşitte ot ve baharatı, zeytinyağı, zeytin ve balı burada satıyorlardı. Ben de ilginç bulduğum birkaç baharat ve ottan aldım. Denemedim henüz ama ilginç olacağı kesin.

Kazdağları gezimde deneyimlediğim her şey muhteşemdi. Çadır kampında, açık alanda uyuma, börtü böcekle karşılaşma fobimi olabildiğince yendiğimi düşünüyorum. Hayatında ilk kez çadır kuran, çadırda kalan, mangal yakan bir insan olarak “İyi ki bu etkinliğe katılmışım” dedim. Bence her insanın kendini bir kez doğaya teslim etmesi gerekiyor. Onunla yüzleşmesi ve bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm hatalar için doğaya sığınıp, ondan özür dilemesi gerek. İnanın doğa sizi affedecektir.